Farmakovijilans Derneği

Metacelcius - Seyfullah Dağıstanlı


Metacelcius - Seyfullah Dağıstanlı

     Derneğin oluşum sürecini ve fikri arka planını yeri geldikçe paylaşacağımızı söylemiştik ilk yazıda

    Daha sistemin kuruluşunun ilk aşamalarında, konuyla ilgili bilgi sahibi olan tüm tarafların misyon karmaşası yaşadıklarını gözlemiştik, dahası biz de bu karmaşayı yaşayanlar arasındaydık. Herkes farmakovijilansla ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyordu, ama ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin bir görüş birliği yoktu.

      Bakanlıkta 1986 da kurulan TADMER, tüm yalnız bırakılmışlığına ve bu konuda henüz bir iradenin olmayışına rağmen, Dünya Sağlık Örgütü ile entegre olmuş, veri toplamaya çalışmıştı. O günkü şartlarda büyük başarı ile uluslararası bir toplantıyı Türkiye’de organize etmeyi, hekimlere bildirim formları ulaştırmayı ve farkındalık yaratmayı başarmıştı. Ama sürdürülebilir bir sistem için gerekli eleman, irade ve hukuksal dayanağa sahip değildi.

     Hukuksal zemin de elbette yeterli değildi, işleyen bir sistem oluşmalı idi. Bunun için aidiyetini farmakovijilansta gören farklı kategori ve düzeylerde (hemşire/eczacı/doktor - farmakolog/toksikolog/klinisyen - bürokrat/akademisyen/sağlık mesleği mensubu/sektör çalışanı gibi) çok kimlikli, farklı disiplinlerden oluşan yeterli sayıda, yani yüzlerce kişinin biraraya gelmesi gerekiyordu.

    Bürokratın salt buyurgan söylemle kotaracağı iş değildi, çünkü o buyurgan söylem,  kimi zaman gerçekte ne yaşandığından çok, müeyyidelerden sakınmak adına resmi olarak kağıt üzerinde ne göründüğünü belirliyordu, kimi zaman da “...mış gibi” dökümanlara yol açabiliyordu.

       Akademisyenin salt akademik söylemle kotaracağı iş de değildi. Yayına yönelik olgu raporu ya da retrospektif istatistik yayınlamak ilacın advers profilini çıkarmaya ve bu konuda bir aksiyonda bulunmaya yeterli olmuyordu.

      Farmakologların  belki biraz da mesleki taassupla esasen yanlış olmayan, ama şiddetle vurgulanması gereksiz “klinik farmakolojinin alt dalıdır!” söylemi de yeterli katkı sağlamıyordu, çünkü veriyi toplayacak olan da, değerlendirecek olan da yalnızca farmakologlardan oluşmuyordu.

      Klinisyen farkına vardığı bir ilaç sorununu; advers etkiyi, o mekanizma kurulu değilse ve çarkın diğer dişlileri çalışmıyorsa etkili şekilde hayata geçiremezdi.

      Sektör de, firma uluslararası ise merkeze bildirmek, değilse kayıtlarına almak dışında bir eylem planına, gücüne ve bilgisine sahip değildi.

     Gelgelelim, eğitimlerimizde çokça vurguladığımız şekilde işin ulusal düzeyde nabzının tutulması gereği anlaşıldıkça, tüm tarafların kendi misyonlarını arka planlarına uygun şekilde doğru pozisyon alarak çarkın uyumlu dişlisi işlevi görmeleri gerekiyordu. (Dispozisyon: “sistem içinde yanlış konumlanma” konusuna  bir başka yazıda değineceğiz, önemli sorunlardan biridir)
 
   O zaman yapılacak tek bir iş kalıyordu: Tüm tarafların birbirlerinin misyonunu anlayacakları, bilgi paylaşımını sağlayabilecekleri, ekip ruhunu ve aidiyetlerini hissedecekleri bir ortak platform oluşturmak.

     

     “Dernek” fikri bu saptamadan doğdu.  Bürokrasinin, akademinin, sektörün, advers etkiyle karşılaşan hekimin/eczacının, hastanelerdeki irtibat noktalarının ve giderek hastaların/toplumun ortak bir zeminde kendi güçlü yanlarını taşıdıkları ve katkılarını sağladıkları, karşılaştıkları sorunları paylaştıkları, böylece herkesin aynı dilden konuştuğu ve üzerine düşeni daha iyi anladığı, birbirinden habersiz aynı mesele ile ilgili farklı çözüm yöntemleri için –diğer gruplara kapalı sistemlerde- gereksiz enerji kaybını önleyecek bir zemindi hayal edilen.

     Dişlilerin bir bölümü “çok akademik olmaktan” özellikle uzak durmayı, anlaşılır, uygulanabilir ve yaygın olmayı gerektiriyordu. Bir bölümü ise ister istemez son derece karmaşık ve teknik, ve bu nedenle özel uzmanlık gerektiren ögeler barındırıyordu. İşin “farmakogenetik” boyutunu kimden bekleyeceğimiz, “hasta uyuncu değerlendirmesi” boyutunu kimden bekleyeceğimiz, “veri toplama”, “diğerinin topladığı verileri değerlendirme”, elde edilen verilerden yola çıkarak “karar alma”, “bu kararı hayata taşıma”, hayata taşırken “diğerlerinden destek alma” boyutlarını kimden bekleyeceğimiz hep netleşiyordu böylelikle.

     

       Ve “kendi misyonunu yerine getirirken diğerlerinin ne yaptığından haberdar olma, böylece kendi emeğinin başkaları tarafından değerlendirileceğini bilme”   de sağlanabilecekti aynı şekilde.

     “Bölgesel Farmakovijilans Merkezleri” ve “İlaç Danışma Merkezleri”nin şimdilik kurulamamış olmasına rağmen, ve ayaktan tedavi kurumları (sağlık ocakları vb) ile eczanelerden veri toplama için işleyebilecek bir mekanizmanın henüz kurulmamış olmasına rağmen, şimdi Viyana’dan; global bir perspektiften bakınca, güçlü yanlarımızın epeyce fazla olduğu izlenebiliyor. Eğitimlerdeki müfredatın doğru seçilmiş olması, AB ülkelerinde hala baş edilememiş terminoloji, PSUR periyotları, tarafların yükümlülükleri ile ilgili ne çok mesafe katetmiş olduğumuz keyifle görülebiliyor. Önümüzdeki yıllarda, donanımlı eleman sıkıntısı çeken Avrupa’ya bizden transferlerin başlaması sürpriz olmayacaktır.

           

    Özetle, derneğin fonksiyonu vijilansın doğal üyesi konumundaki farklı yapıları buluşturmak, uzman dernekleri, kurumlar gibi yapılarla işbirliği oluşturmak olarak özetlenebilir. 
    Oğuz Hocamdan Demet’e, Semra Hocamdan Banu’ya doğru insanların biraraya gelmesi güzel bir şans oldu. Komisyon üyeleriyle, Dernek Şubeleri yönetimleri ile ve sektördeki “amatör ruhlu” temsilcilerle önümüzdeki günlerde çok fazlasını yapabileceğimize inanıyoruz. Bu arada, başta Müsteşar Yardımcısı Sn. Uzm. Dr. Orhan GÜMRÜKÇÜOĞLU olmak üzere, tüm süreçte bürokrasinin verdiği desteğin de her zaman denk gelmez bir şans olduğunun farkındayız.

     

      Bu şansı iyi kullanalım